1. Adposition -de, -da: uzayda işgal edilen yeri/noktayı belirler.
    at the door: kapıda.
    at the bottom of
    the sea: denizin dibinde.
    at the center of the circle.
  2. Adposition -de/-da, -yin/-yın, -leyin/-layın, … derecede: zaman, ölçek, sıra, vb.'de belirli bir konum/nokta bildirir.

    at noon: öğleyin, öğle vakti.
    at age 65: 65 yaşında.
    at the end: sonunda.
    at zero: sıfır derecede.
  3. Adposition -de/-da: varlık, mevcudiyet bildirir:
    at home: evde.
    at hand: elde.
  4. Adposition … ile, -le/-la: miktar, derece, oran bildirir.
    at great speed: büyük hızla.
    at 100 km per hour: saatte 100 km hızla.
  5. Adposition -e/-a, -ye/-ya: hedef, amaç, doğrultu bildirir.
    Look at that sunset: Şu güneşin batışına bak.

    He threw the ball at me (intending to hit me): Topu (vurmak niyetiyle) bana attı. (bkz: He threw the ball to me (hoping that I could catch it) )
  6. Adposition … ile meşgul: iş, meşgale vb. bildirir.
    at work: işinde, işi ile meşgul.
    at play: oyunda, oynamakta.
  7. Adposition … halinde, esnasında, zamanında: hal, durum vb. bildirir.
    at ease: rahat,
    at peace: barışta,
    sulh zamanında.
    at war: harpte, savaş halinde/esnasında.
  8. Adposition hususunda, yüzünden, nedeniyle, üzerine: sebep bildirir.
    I was annoyed at his stupidity: Onun
    budalalığına (budalalığı yüzünden) canım sıkıldı.
    She fainted at the news: Haberi duyunca (haber yüzünden, haber üzerine) bayıldı.
    at your request: isteğiniz üzerine/veçhile.
  9. Adposition yöntem, tarz vb. bildirir:
    He spoke at length: uzun uzadıya konuştu.
  10. Adposition değer, nitelik, yetenek vb. bildirir:
    at one's best: elinden geldiği kadar.
    at cost: maliyetine.

    at par: başabaş, resmî değerinde.
    at best: olsa olsa, en nihayet.
  11. Adposition -den/-dan, … yolu ile.
    Smoke came out at the window: Duman pencereden dışarıya çıkıyordu.
    to
    draw water at a well: kuyudan su çekmek.
  12. Adposition uzaklıkta, … ötede.
    at 50 meters: 50 metre (öte)de.
  13. Adposition -e göre, … gereğince.
    Proceed at your discretion: İsterseniz devam ediniz.
  14. Adposition … başına, herbiri(ne), beheri(ne).
    I bought 12 pencils at (a price or cost of) 10 cents each:
    Tanesi 10 sentten 12 kurşun kalem aldım.
  15. Adposition nezdinde, yanında, evinde.
    at tailor's: terzide.
    at my uncle's: amcamın yanında/evinde.

    We met at her father's: Babasının evinde tanıştık.
  16. Noun Laos para birimi, 1/100 kip.
gücünün/takatinin/tahammülünün/sabrının vb. sonunda (olmak).
(bir kimsenin) isteğine/arzusuna göre, istediği kadar/zaman, keyfince, keyfine göre.
(kahvaltıda , yemekte vs
yanıbaşında, elinin altında.
When John did his homework, his dictionary was always at his elbow.
kendi dilerse eğer
formunda, en iyi durumunda.
I am never at my best in the early morning.
uygun zamanında
birinin emrine amade
yanında
yakınında
işe başlayınca
çok iyi bilmek
hazır, emre âmade, elinin altında.
have something at one's fingertips: çok iyi bilmek, derin vukufu
olmak, girdisini çıktısını bilmek.
You'd better ask Cahit, he's got the whole subject at his fingertips.
kıvamında
son nefesinde
vakit bulunca, (boş) vakti olunca/olduğu zaman, müsait zamanda, fırsat düşerse.
Please look through
these papers at your leisure: Bir boş vaktinde şu kâğıtlara lütfen bakıver.
emriyle
kendi hesabıma
kendi hesabına
riski kendine ait olmak üzere
riski kendine ait (olmak üzere
keyfine göre, canı nasıl isterse.
çözüm yolu bulamayan
iyice şaşkın
=
at ones wit's end: apışıp kalmış, işin içinden çıkamaz halde, ne yapacağını şasırmış.
be
at one's wit's (wits') end: apışıp kalmak, işin içinden çıkamamak, ne yapacağını bilememek.
emre/emrine âmâde, her emir ve arzuyu yerine getirmeye hazır.
He has three secretaries at his beck
and call: Emrine âmâde 3 kâtibesi var.
to have somebody at one's beck and call: bir kimseyi parmağında oynatmak/her istediğini yaptırmak.
emrine âmâde.
He seemed to have the whole world at his bidding: Bütün dünyayı emrine âmâde sanıyordu.

to be at someone's bidding: birinin emrinde olmak.
(birinin) takdirine/tensibine göre.
The hours of the meeting will be fixed at the chairman's discretion.

at your discretion: istediğiniz zamanda/şekilde/tarzda, nasıl uygun görürseniz, nasıl tensip ederseniz.
… yüzünden/sebebiyle.
I suffered at his hands: Onun yüzünden ıstırap çektim.
birinin düşüncelerinin ardında sakladığı şey
takatinin/tahammülünün üstünde, hadden aşırı.
be at the end of one's rope: çaresiz kalmak, bıçak
kemiğe dayanmak, takati/tahammülü tükenmek.
hayatını tehlikeye atarak
hayatı pahasına
hayatını tehlikeye atarak
mesleğinin doruğunda
talihinin en kötü aşamasında
şöhretinin şahikasında
kendi hayatı pahasına
avazı çıktığı kadar, avaz avaz.
son süratiyle
bangır bangır
avazı çıktığı kadar
peşin(d)e, ardın(d)a, ardı sıra, hemen arkasın(d)a.
He followed (hot) on my heels: Peşimden takip etti.
avukat Noun, Law
iş inde çıkmaza girmek Verb
işinde çıkmaza girmek Verb
formunda olmak Verb
aklı başından gitmek Verb
şaşırıp kalmak Verb
ne yapacağını bilememek Verb
sabrı taşmak Verb
ne yapacağını şaşırmak Verb
benzini bitmek Verb
maddi olanakları tükenmiş olmak Verb
parası pulu kalmamak Verb
canına tak demek Verb
kuvvet veya sabrının son haddinde olmak Verb
çaresizlikten kıvranmak Verb
sabrı tükenmek Verb
şöhretinin zirvesinde olmak Verb
gücünün doruğunda olmak Verb
sınıfın birincisi olmak Verb
sınıfın birincisi olmak Verb
işinde henüz acemi olmak Verb
yolculuğuna Ankara'da ara vermek Verb
riski kendine ait olmak üzere taşımak Verb
hesap sonunda zararının $ 100 olduğunu bulmak Verb
bütün ümitleri yok etmek Verb
bir şeyi boş vaktinde yapmak Verb
bir şeyin riskini üstlenmek Verb
bir şeyin riskinıüstlenmek Verb
bir şeyle mücadele etmek Verb
üniversite derslerine çok çalışmak Verb
birisinin haline gülmek.
emrine amade bol parası olmak Verb
emrinde bulunmak Verb
gözünden bir şey kaçmamak, herşeyi görmek.
He has eyes at the back of his head: Onun gözünden
bir şey kaçmaz, görmediği yoktur.
baştan aşağı sinir kesilmek Verb
bir şeyin girdisini çıktısını bilmek Verb
bir şeyi çok iyi bilmek Verb
bir işin ehli olmak, künhüne vakıf olmak, girdisini çiktısını bilmek.
bir şeyi parmaklarında oynatabilmek Verb
kısmet ayağına gelmek, fırsatı kaçırmamak.
memleketteki iç siyasal durumu düzeltmek Verb
bankadaki hesabını açık tutmak Verb
bir şeye katlanmak Verb
birisini sorumlu tutmak.
We laid the blame for the mistake at his door: Yanlışlıktan onu sorumlu tuttuk.
isnat etmek, hamletmek.
anasının dizi dibinde öğrenmek.
kendi ihtiyarına bırakmak Verb
eşyalarını emanetçiye teslim etmek Verb
eşyalarını emanetçiye teslim etmek Verb
birine korkuyla bakmak Verb
(birisini) küçük/hakir görmek, (birine) tepeden bakmak.
(birisine) tepeden/yukarıdan bakmak, üstünlük taslamak.
birini hor görmek Verb
bir şeyi küçümsemek Verb
midesini bulandırmak Verb
bir yeri ikametgâhı yapmak Verb
bir yerde kalmak Verb
yiyeceğini azar azar ısırarak yemek
Oxford'da okumuş olmak Verb
midesi bulanmak Verb
kirayı her üç aylık dönem sonunda ödemek Verb
yemekten çimlenmek Verb
iştahsız yemek yemek
birini parmağıyla göstermek Verb
istasyona (istendiğinde) tren biletini göstermek Verb
canı ile oynamak Verb
parasını faize yatırmak Verb
parasını birinin emrinde bulundurmak Verb
kaynağında kalite Noun, Quality
hizmetlerine yüksek değer biçmek Verb
000 dolar olarak tahmin etmek Verb
mevziinde kalmak Verb
yerinde kalmak Verb
hesabına yazdırmak Verb
burun kıvırmak Verb
bir şeye burun kıvırmak Verb
(US) çiftliğini uygun bir fiyata satmak Verb
bir şeye değer biçmek hizmetlerine yüksek değer biçmek Verb
avazı çıktığı kadar bağırmak Verb
bar bar bağırmak Verb
avazı çıktığı kadar bağırmak Verb
kapıda biletini göstermek Verb
öğrencisi/hayranı olmak, dizi dibinden ayrılmamak.
öğrencisi olmak.
işinde tembellik etmek Verb
iş inde tembellik etmek Verb
umursamamak, aldırış etmemek, boş vermek, önem vermemek.
boşvermek Verb
umursamamak Verb
emrinde olmak Verb
sözüne inanmak.
sözüne inanmak.
I took you at your word: sözün(üz)e inandım.
birinin dostluğunu/sevgisini kazanmaya çalışmak.
(a) can çekişmek, son nefesini vermek, ölmek üzere olmak, (b) (yorgunluktan vb.) yapmaya takati kalmamak,
iflâhı kesilmek, takati kalmamak.
bir şeyin biri için işten bile olmaması
avazı çıktığı kadar (bağırmak)
(ilk defa olarak) bir işe girişmek, yapıp yapamayacağını denemek.
dergi çıkarmaya kalkmak Verb
burun bükmek Verb
beğenmemek, burun kıvırmak, yüz çevirmek.
I wish my children wouldn't turn up their noses at doing their schoolwork.
bir şeye burnunu çevirmek Verb
bir şeye burun kıvırmak Verb
burun kıvırmak Verb
görevini tam hakkıyla yapmak Verb
bankacılık işlemleri yapmak Verb
satın almak Verb
'de teslim
gözetlemek Verb
(US) tahmin etmek Verb
hırlamak Verb
vicdanen çekinmek Verb
uzun süren bir aradan sonra
hazırolda Adverb, Military
geçici olarak
çaresiz
en iyi fiyattan
şimdi
avisto
bunun üzerine Adverb
aksine
...'i görmezlikten gelmek Verb
becerikli
yukarıda Madde ...'de Adverb, Law
  1. Noun, Animal Species horse
  2. nag
  3. steed
Raising of horses and other equines (NACE code: A1.4.3) Noun, Trades-Professions
stallion
chestnut
horse cart Noun, Land Transport
head gear
horse racing
horse race

Turkish Dictionary (Kubbealtı Turkish Dictionary)

  1. Binme, yük çekme ve taşıma hizmetlerinde ... tek tırnaklı, memeli hayvan
  2. Astatin elementinin sembolü
  3. Arapça müennes kelimelerin ve bâzı mücerret ... sonuna gelen çoğul eki