break

  1. Verb kır(ıl)mak, parçala(n)mak, parça parça olmak/etmek.
    He broke his glass.
    The window broke into
    pieces: Cam parça parça oldu.
  2. Verb (yasa, emir vb.) uymamak, riayet etmemek, karşı gelmek, ihlâl etmek, hilâfına hareket etmek, (sözünü
    /vaadini) tutmamak, sözünden dönmek.
    to break the law: kanunu ihlâl etmek, suç işlemek, kanuna karşı gelmek.
    to break a promise: vaadinden dönmek, vaadini tutmamak.
    He broke his promise to come straight home: Doğru eve geleceğine dair verdiği sözü tutmadı.
  3. Verb
    break off: kesmek, sona erdirmek, son vermek.
    to break off friendly relations with an ally:
    bir müttefikle dostane ilişkileri kesmek.
  4. Verb mahvetmek, işini bitirmek, imha etmek.
    The Turkish Army broke the Greek forces at Dumlupınar.
  5. Verb (kemik vb.) kır(ıl)mak.
    He broke his leg: Bacağı kırıldı.
  6. Verb yarala(n)mak, berele(n)mek.
    to break the skin.
  7. Verb kesintiye/inkıtaa uğratmak, ara vermek, ihlâl etmek, bozmak.
    A sharp cry broke the silence.
    to
    break a journey: seyahate ara vermek, uzun bir seyahatte mola vermek, konaklamak.
    to break for a meal: yemek molası vermek.
    to break a strike: grevi durdurmak.
  8. Verb terketmek, nihayete erdirmek, kurtulmak.
    to break a bad habit: kötü bir alışkanlıktan kurtulmak.

    to break the cigarette habit: sigara içmeyi terketmek.
  9. Verb sırrını keşfetmek, şifre anahtarını keşfetmek/bulmak.
  10. Verb (bir kolleksiyon veya takımdan) bir parça(sını) ayırmak.
    He had to break the lot to sell me the two red ones I wanted.
  11. Verb (para) boz(dur)mak, daha ufak parçalara/bileşenlere ayır(ıl)mak.
    He broke ten dollar bill into change:
    On doları bozdu.
    The prism breaks the light into all colors of the rainbow.
  12. Verb içine girmek, nüfuz etmek.
  13. Verb, Law (a) (eve/mağazaya vb.) zorla girmek, kırıp girmek, tecavüz etmek, (b) yasal yollardan bir vasiyetnameye itiraz edip boz(dur)mak.
  14. Verb kaçmak, firar etmek.
    to break jail: hapis(hane)den kaçmak.
    The prisoner broke free/loose: Mahpus kaçıp kurtuldu.
  15. Verb (sporda/oyunda) üstün gelmek, daha iyi sonuç almak/derece kazanmak, aşmak.
    to break a record:
    rekor kırmak, en üstün başarıyı sağlamak.
    He never broke 80 in golf: Golfte aldığı sayılar hiçbir zaman 80'i aşmadı.
  16. Verb açıklamak, açığa vurmak, ifşa etmek.
    He broke the good news to her at dinner.
  17. Verb çözmek, halletmek, sonuçlandırmak, sonuca bağlamak/ulaştırmak.
    The police needed only a week to break
    that case: Polis bir haftada o davayı sonuçlandırdı.
  18. Verb (damar) çatlamak.
    He almost broke a blood vessel from laughing so hard.
  19. Verb boz(ul)mak, işlemez hale gelmek/getirmek.
    to break a watch: saati bozmak.
    My car is broken:
    Arabam bozuldu.
    His health broke: Sağlığı bozuldu.
  20. Verb (çıban, sivilce vb.) delmek, yarmak, deşmek, patlatmak.
    He broke the blister with a needle.
  21. Verb iflâs ettirmek, top attırmak.
    break the bank: kumarda bütün parayı kazanmak.
    He broke the bank at Monte Carlo.
  22. Verb (tazyik, işkence vb. sonucu) pes de(dirt)mek, mukavemeti(ni) kır(ıl)mak, boyun eğ(dir)mek, râm etmek/olmak.

    They broke him by the threat of blackmail. He broke under continuous questioning.
  23. Verb rütbesini indirmek.
    to break an officer: bir subayın rütbesini indirmek.
  24. Verb şiddetini azaltmak, etkisini hafifletmek.
    to break a fall: düşüşü hafifletmek.
  25. Verb evcilleştirmek, ehlileştirmek, alıştırmak, itaat altına almak.
    to break a horse.
  26. Verb
    break of: bir alışkanlıktan/itiyattan/huydan vazgeçirmek.
  27. Verb, Electronics devreyi açmak, akımı kesmek.
  28. Verb (gazetecilikte) (a) bir haberi yay(ınla)mak.
    They will break the story tomorrow.
    The news broke:
    Haber etrafa yayıldı. (b) (başka bir sayfada devam etmek üzere) hikâyeyi bölmek/kesmek, (c) yayınlanmak, intişar etmek.
    The story broke in the morning papers.
  29. Verb, Information Technology isteka ile vurup topları dağıtmak.
  30. Verb, Sports (a) topa yön değiştirtmek, (b) tenis vb.) üstüste sayı kazanmak.
  31. Verb, Maritime Traffic (sarılmış olarak direğe çekilen bayrağı düğümünü çözerek) birdenbire açmak.
  32. Verb bozmak, nakzetmek, yanlışlığını kanıtlamak, çürütmek.
    The FBI broke his alibi by proving he was seen at the crime scene.
  33. Verb (bir plan/kampanya başlangıcını) etrafa yaymak, herkese duyurmak.
    They were going to break the sales
    campaign with a parade in April.
  34. Verb (çifte veya tabancayı kırma yerinden katlayarak) ateş kesmek.
  35. Verb kop(ar)mak.
    The rope broke when they were climbig the cliff: Sarp kayalara tırmanırken halatları koptu.
  36. Verb
    break away/off/from: ayırmak, ayrılmak, kop(ar)mak.
    He broke a branch off the tree: Ağaçtan
    bir dal kopardı.
    A large piece of ice broke away from the iceberg.
  37. Verb (birdenbire) çıkmak/başlamak/zuhur etmek, peyda olmak, patlamak, dön(üş)mek.
    The storm broke:
    Fırtına başladı.
    The war broke over Europe: Avrupada harp patladı.
    The discussion broke out into the fight: Münakaşa kavgaya dönüştü.
    A deer broke into the clearing: Birdenbire bir geyik peyda oldu.
  38. Verb (ses) başlamak, (alkış vb.) kop(ar)mak.
    She broke into song: Şarkı söylemeye başladı.
    A cry
    broke from her lips: Bir çığlık kopardı.
  39. Verb (duygu/his/heyecan vb. birdenbire) ifade etmek, belir(t)mek.
    His face broke into a smile: Birdenbire
    yüzünde bir tebessüm belirdi.
  40. Verb (gün) ağarmak, başlamak.
    The day broke hot and saltry.
    the break of day = daybreak: şafak, fecir.
  41. Verb (fırtına, kötü hava vb.) dinmek, azalmak.
    The weather broke after a week and we were able to sail for home.
  42. Verb (atlayan balık, su yüzüne çıkan denizaltı vb. gibi suyu) yarmak, (toprağı) sürmek/bellemek.
  43. Verb (sağlığı) bozulmak, (kuvveti, maneviyatı) azalmak/kırılmak.
    After years of hardship and worry, his health broke.
  44. Verb (kalp) kırılmak, üzülmek, incinmek, rencide olmak, çok üzüntü duymak.
    to break someone' heart:
    birine keder/acı vermek, kalbini/umudunu kırmak.
    Her heart broke when he told her that he no longer loved her.
  45. Verb (ses, müzik aleti vb.) (a) bir perdeden ötekine atlamak. (b) fasıla vermek.
  46. Verb (sesi) titremek, (heyecandan) kısılmak.
    Her voice broke when she mentioned his name: Onun adını anarken sesi titriyordu.
  47. Verb (fiyat, kıymet vb.) (birdenbire/çok miktarda) düşmek.
  48. Verb çarpıp parçalanmak, paramparça olmak.
    The waves broke on the shore.
  49. Verb (yarış atı) tırıstan dörtnala geçmek.
  50. Verb, Botany (bkz: mutate ) (1&2),
    sport (15).
  51. Verb, Grammar sesi ikilemek, bir sesi iki sese ayırmak.
  52. Verb (at yarışı) fırlamak, atılmak, ilk harekete geçmek.
    The horses broke fast from the gate.
  53. Verb gerilemek, geri basmak, ayrılmak.
    The fighters fell into clinch and broke on the referee's order.
  54. Verb vukubulmak, vaki olmak.
  55. Verb çiçeklenmek, yapraklanmak, filizlenmek, çiçek/yaprak açmak.
  56. Noun kırık(lık), kır(ıl)ma, parçala(n)ma, kopma ayrılma.
    There is a break in the window: Pencerede
    bir kırık var.
    a break from/with the past: maziden kopma/ayrılma.
  57. Noun çatlak, yarık, aralık, açıklık.
    The break in the wall had not been repaired: Duvardaki çatlak tamir edilmemiş.
  58. Noun kaçış, firar.
    a break for freedom.
    make a break for it
    k.d. (esir vb.) kaçmaya yeltenmek.
  59. Noun atılış, atılma, hamle, koşma, seğirtme.
    When the rain stopped, I made a break for home: Yağmur dinince eve koştum.
  60. Noun ilişki kesme, dostluk ilişkilerine son verme.
  61. Noun kesinti, inkıta, durdurma, son verme.
  62. Noun (ses vb.) ânî değişme, kısa duraklama.
    I noticed a break in his voice.
  63. Noun şans, fırsat, olanak.
    give someone a break
    k.d. birine bir fırsat vermek, olanak/şans tanımak.

    a good break: şanslı bir durum, işlerin yolunda gitmesi.
    lucky breaks: mes'ut tesadüfler.
    He's had a good year with several big breaks: Bütün sene şansı yaver gitti.
    Give him a break and he will succeed: Ona fırsat/imkân ver, başaracaktır.
    Give me a break: Bana bir fırsat ver/tanı (Bırak biraz nefes alayım/müsaade et/kendimi toparlayayım).
  64. Noun gaf, pot.
    a bad break: fena bir pot, şanssızlık.
  65. Noun paydos, fasıla, ara verme, teneffüs.
    take a break: biraz dinlenmek/ara vermek/nefes almak/izin
    almak.
    a coffee/lunch break: kahve/yemek paydosu.
    without a break: durmadan, aralıksız, fasılasız, habire.
    He's worked 12 hours wihout a break.
  66. Noun fasıla, ara.
  67. Noun solo bölüm.
  68. Noun, Music sesin ânî değişmesi.
  69. Noun (borsada) ânî fiyat düşüşü.
  70. Noun (bir elektrik devresinde) açıklık, kesinti, kopukluk.
  71. Noun, Printing (a) iki paragraf arasındaki bir/birkaç satırlık aralık, (b)
    breaks = suspension points: bir metinden
    bazı kısımların çıkarıldığını gösteren noktalar.
  72. Noun satır sonunda o satıra sığmayan sözcüğün bölündüğü nokta.
  73. Noun (bilârdo) (a) üstüste başarılı vuruşlar, kazanılan sayılar, (b) oyuna başlangıç (vuruşu).
  74. Noun, Sports top sapması.
  75. Noun (at yarışında) (a) başlangıç, başlama, (b) atın tırıstan dörtnala geçişi.
  76. Noun (top yuvarlama oyununda) iki atıştan sonra kukaları hepsini devirememe.
  77. Noun hasmından ayrılma, gerileme.
  78. Noun öğütülme esnasında kepeğin buğdaydan ayrılması.
  79. Noun devamı gazetenin başka sayfasında olan haberin/yazının bölündüğü nokta.
  80. Noun, Maritime Traffic güvertede kamara vb. gibi yüksek yapılar kısmı.
  81. Noun ara, fasıla: ilân vb. için asıl programda yapılan kısa süreli kesinti.
  82. Noun sıçrayan balığın su yüzünde hasıl ettiği kırışıklık.
  83. Noun
    brake ile ayni anlama gelir. atlı büyük yolcu/gezinti arabası.
yönünü değiştirmek Verb
yaşama biçimini değiştirme
çok sıkı çalışmak.
He broke his back to finish writing the book on time.
(sporda) ilk sayıyı yapmak,
k.d. şeytanın bacağını kırmak.
oruç bozmak Verb
yolculuğuna ara vermek Verb
yolculuğuna Ankara'da ara vermek Verb
kelleden olmak, kelleyi koltuğa almak, çok tehlikeli işe atılmak, hayatını tehlikeye atmak.
You'll
break your neck if you're not more careful: Dikkat etmezsen kelleden olursun.
çok çabalamak/gayret sarfetmek, alnının damarı çatlamak.
Don't break your neck on this job: it's not urgent.
yemininıbozmak Verb
yeminini bozmak Verb
sözünde durmamak Verb
vaadi yerine getirmemek Verb
sözünü tutmamak Verb
(Br) tahliye şartını bozmak Verb
yeminini bozmak Verb
sözünü tutmamak Verb
kalbini kırmak, gücendirmek, incitmek, rencide etmek.
He broke my heart: Kalbimi kırdı.
I broke
my heart over his unwarranted remark: Yersiz sözlerine çok gücendim.
başarısızlığa uğratmak, belini bükmek/kırmak, iflâs ettirmek.
His family's extravagancy is breaking his back.
birinin konsantrasyonunu bozmak Verb
birinin dikkatini dağıtmak Verb
(birinin) kalbini kırmak Verb
birini üzmek Verb
birinin kalbini kırmak Verb
birinin şevkini kırmak Verb
birinin moralini bozmak Verb
birinin hevesini kırmak Verb
ailesini parçalamak Verb
yuvasını yıkmak Verb
karşılığını beklemeden iyilik etmek Verb
yerine getirme vakti gelmiş bir sözleşme yükümlülüğünü yerine getirmemek Verb
kadının bebeğini doğurmak için çalışma hayatına ara verdiği dönem
kötü şans
ihtiyaç molası Noun
büyük şans
yerel istasyonun kendini tanıtması için yayın istasyonları şebekesinin yayına ara vermesi ve bu ara sırasında yapılan reklamlar
kahve molası
kahve paydosu, dinlenme saati, paydos.
dikeç sonu Information Technology
reklam saati
reklamlar için radyo ya da televizyon yayınlarında verilen ara
yangın önleme hattı
iyi şans
öğle tatili
borsa da fiyatların birden düşmesi
borsada fiyatların birden düşmesi
radyo ya da televizyon programı ortasında istasyonun kendini tanıtması
doğal ara
sayfa sonu Information Technology
boru hattı arızası
çiş molası Noun
cereyan kesilmesi
fiyat indirimi
Bölüm sonu Information Technology
kısa ara
sigara içme molası
(radyo , TV) istasyon isim ve yerinin verildiği zaman
vergi indirimi Noun, Taxation-Customs
(Br) çay molası
çay molası
(US) balotaj
yolculuğa ara verme
rotatif baskı makinesinde kullanılan kâğıdın yırtılması sonucu baskıya zorunlu olarak verilen ara
(a) sıyrılmak, (kaçıp) kurtulmak, firar etmek, yakasını kurtarmak.
He broke away from arresting officer.
(b) vaktinden önce harekete geçmek.
The horse broke away from the starting gate. (c) kırılıp kopmak, dağılmak, ayrılmak, (dinî/siyasî) bağları koparmak.
(a) yiyeceğini birisi ile paylaşmak.
yemek yemek, yiyeceği birlikte paylaşmak.
yükü (kısmen/tamamen) boşaltmak.
(pılıyı pırtıyı/çadırları vb. toplayıp) tekrar yola koyulmak, kamp yerini terk etmek.
They broke the
camp at dawn and proceeded toward the mountains.
rolden çıkmak Verb, Art
teması kesmek Verb
erken ödeme cezası Banking
(hayvan) saklandığı yerden fırlayıp kaçmak.
fırlayıvermek, (saklandığı yerden) birdenbire çıkmak.
The fox broke cover and the chase was on.
çıkmazdan çıkmak Verb
(a) arızalanmak, bozulmak, sakatlanmak, işlemez hale gelmek.
My car broke down. (b) (ruhen) sarsılmak,
büyük üzüntü duymak, kendini tutamamak.
He broke down and wept at the sad news: Acı haberi alınca kendini tutamayıp ağladı. (c) yıkmak, kırmak.
The police broke the door down. (d) yen(il)mek, yenilgiye uğra(t)mak.
His opposition broke down. (e) akamete/başarısızlığa uğra(t)mak.
The peace talks have broken down. (f)
break down into
kim. çözüş(tür)mek, ayrış(tır)mak.
Chemicals in the body break down our food into useful substances. (g) kısımlara ayır(ıl)mak, tahlil etmek. (h) (elektrik/elektronik devresi) kıvılcım atlaması yüzünden işlemez hale gelmek, arızalanmak.
zararsız/başabaş kapatmak, ne kâr ne zarar etmek.
He played poker all night and broke even.
başabaş getirmek, kârı zararına eşit olmak, ancak masrafını karşılamak.
oruç bozmak Verb
yol sökmek Verb
gedik açmak Verb
çıkmak Verb
(ânide) fırlamak.
The pass receiver broke for the goal line.
fışkırmak, kopmak, patlamak.
kaçıp kurtulmak Verb
özgür kalmak Verb
özgürlüğüne kavuşmak Verb
kurtulmak Verb
hapishaneden kaçmak.
(a) temel kazmak, inşaatın ilk kazısını yapmak, başlangıç yapmak.
to break ground for a new housing
development. (b)
den. demir almak, (c)
break new/fresh ground: çığır açmak, yeni keşifler/yenilikler yapmak.
Scientists are breaking fresh ground every day in their search for medicines.
(a) (sapanla toprağı) sürmek, (b) temel kazmak, temel atmak, işe başlamak, (c) zemin hazırlamak, hazırlık
(plânlarını) yapmak.
break fresh/new ground: çığır açmak, bir işi ilk olarak yapmak, yeni/özgün eser vücude getirmek, keşif yapmak.
(a) zorla/kırarak) eve girmek, kırmak, (maymuncuk vb. ile) kapıyı açıp eve girmek.
Someone broke in
and stole all my money. (b) eğitmek, alıştırmak, öğretmek, yetiştirmek.
Two weeks in the new office should be enough to break you in. (c) ilk olarak giymek/kullanmak.
These shoes haven't been broken in: Bu pabuçlar hiç giyilmedi (henüz yepyeni). (d) söze karışmak, lâfını kesmek.
He broke in with some ideas of his own. (e) yeni bir makineyi) az yükle çalıştırmak.
(a) araya girmek, karışmak, müdahale etmek, kesmek, kesintiye/fasılaya uğratmak.
He broke into the
conversation at a crucial moment. (b) (birdenbire) bir işe başlamak/girişmek.
to break into a run. (c) (bir işe/mesleğe) girmek, kabul edilmek, katılmak, dahil olmak.
It is difficult to break into theater. (d)
burst into ile ayni anlama gelir. zorla girmek, tecavüz etmek.
They broke into the store and stole $900. (e) (istemeyerek) bir kısmını kullanmak/sarfetmek, içeri girmek.
He broke into the money he saved: İstemeyerek biriktirdiği paraya girdi.
to break into one's reserves: yedekten sarfetmek.
manivela
hapishaneden kaçmak Verb
anahtar ağzı
asmak Verb
izin almadan işe gelmemek Verb
kaçmak, boşalmak, firar etmek, serbest kalmak.
One of the tigers in the zoo has broken loose (=escaped from its cage).
(bir kimseyi) alışkanlığından/iptilâsından vazgeçirmek.
Doctors keep trying to break him of his dependence on the drug.
(a) kop(ar)mak, kesip/kırıp ayırmak, ayrılmak, ilişiğini kesmek, bozmak.
A branch broke off the tree:
Ağaçtan bir dal koptu.
to break off an engagement: nişanı bozmak. (b) (birdenbire) dur(dur)mak, inkıtaa uğra(t)mak, kesmek, ara vermek.
Those two countries have broken off relations (with each other) again.
Let's break off (work) and have some coffe: İşe ara verip birer kahve içelim.
kırmak, zorla açmak.
(a) patlak vermek, birdenbire çıkmak/zuhur etmek.
An epidemic/a war/a fire broke out. (b)
patol.
(bazı hastalıklar) püskürme şeklinde belirmek, dökmek, (c) cildinde kabarcıklar/sivilceler çıkmak.
His face broke out in spots. break out into pimples: yüzü sivilcelerle kaplanmak. (d) (kullanmaya) hazırlamak.
to break out the parachutes. (e) (kullanmak/tüketmek üzere) ambardan/depodan çıkarmak.
to break out one's best wine. (f) kaçmak, firar etmek.
to break out of prison: hapisten kaçmak. (g)
break out the cargo: yükü gemiden çıkarmak, (h)
break out in song: birdenbire şarkı söylemeye başlamak.
(şartlı tahliyede) şarta uymamak Verb
hapisten kaçmak Verb
(a) sırayı bozmak, (a) mensup olduğu topluma ihanet etmek.
There was no tolerance for anyone who broke ranks.
bir ayaklanmayı bastırmak Verb
servisi kırmak Verb, Tennis
(demir atmış gemi) sürüklenerek bir engele takılma tehlikesiyle karşılaşmak.
kısa kesmek, vaktinden evvel bitirmek.
The visit was broken short.
yürüyüş düzenini/âhengini bozmak, ayak uyduramamak.
fırtına patlamak Verb
(denizaltı) su yüzüne çıkmak Verb
(a) çıkmak, zuhur etmek.
It was a cloudy day, but the sun at last broke through. (b) çığır açmak,
büyük bir engeli aşmak, yeni ufuklar açacak önemli bir keşifte bulunmak.
Scientists hope to break through soon in their fight against cancer. (c) zorluğa rağmen ilerlemek, yarıp geçmek, yarmak.
Our soldiers broken through the enemy's defence line.
(a)
split up ile ayni anlama gelir. separate, ayrılmak, ilgisini kesmek, (b) sona er(dir)mek,
son vermek, nihayetlen(dir)mek.
The police broke up the fight. to break up a frienship/a marriage. (c) parçala(n)mak, parçalara ayrılmak, bölünmek, dağılmak, çatla(t)mak.
The ship broke up on the rocks. Frozen water will break up the bottle. (d) dağılmak, dağıtmak, sökmek, yıkmak.
The crowd broke up: Kalabalık dağıldı. (e) boz(ul)mak, haleldar etmek/olmak.
TV commercials during a dramatic presentation break up the continuity of effect. (f) (okul) tatil olmak, tatile girmek.
When does your school break up? (g) çok eğlen(dir)mek, gülmekten katıl(t)mak, kahkahaya boğmak, kendini utamayıp gülmek.
His funny story really broke me up. (h) toprağı sürmek/bellemek, (i) ıstırap çek(tir)mek, kederlen(dir)mek, üz(ül)mek.
The bad news will break him up.
yellenmek, osurmak.
(a) ayrılmak, ilişiğini/ilgisini kesmek, bozuşmak, terk etmek.
to break with one's family/with one's
former friends/with old ideas.
to break with the past: tamamen yeni bir hayata başlamak. (b) inkâr etmek, reddetmek, tanımamak.
to break with tradition: töreleri tanımamak.