only

  1. yalnız.
    only he remained: Yalnız o kaldı.
    Known only to him.
  2. sadece, sırf.
    He sold only two. Has lost only one election.
  3. daha (çok zaman geçmedi), henüz.
    I saw him only yesterday: Onu daha dün gördüm.
  4. sonunda, ancak.
    It will only make you sick. You will only make the matters worse.
  5. biricik, tek, yegâne.
    His only son.
  6. tek, bir tane.
    He was the only child in the room.
  7. Conjunction fakat, lâkin, ancak, … olmasa idi.
    I would have gone, only you objected: Gidecektim, fakat siz
    engel oldunuz (=Siz engel olmasaydınız gidecektim).
    He'd succeed, only he's rather lazy: Tembellik etmese başarır.
    He wants to go, only he can't: Gitmek istiyor, lâkin gidemiyor.
  8. Conjunction şu var ki, ancak, sadece.
    For her it's just life as usual, only lonelier.
    Turkey is just like
    chicken, only bigger: Hindi tavuğa benzer, sadece daha büyüktür.
  9. Conjunction mamafih, fakat, … olsa da, … olsa bile.
    The house is beautiful, only too expensive: Ev güzel fakat çok pahalı.
kendi eğilimini izlemek Verb
içinden geldiği gibi yaşamak Verb
sadece kendi eğilimlerini izlemek Verb
parası sadece ufak bir kâr getirmek Verb
parası sadece ufak bir kâr getirmek Verb
sadece kendi çıkarlarını gözetmek Verb
bilet siz girilmez
biletsiz girilmez
randevuyla
ağızdan
sadece iptal iadeleri (nakliyat tekne reasüransında uygulanan bir hüküm olup poliçenin iptalinde öngörülenin
dışında herhangi bir iade priminin ödenme
sadece emanet için
bir defalık
sadece müşteriler parkedebilir
kişiye özel
mostralık
keşke.
If only I knew: Keşke bilseydim.
If only Dad could see me now! Keşke babam bu günümü görebilseydi.
keşke.
If only wars would cease: Keşke savaşlar sona erse.
If only she would come: Keşke gelebilse.
sadece kağıt üstünde Adverb
gıyaben tanımak Verb
müşteri gideceği yere ulaştığında
fiyata hangi hizmetlerin dahil olduğunu gösteren liste
formalitesiz elden devir
sadece resmi işlerde kullanılır
biricik, eşsiz, en üstün, eşi/emsali bulunmaz.
Atatürk was one and only hero in the whole world.

As far as I am concerned, he is the only writer: Bence o eşsiz bir yazardır.
salt okunur Information Technology
sadece sermaye tescil edilebilir
lütfen sadece (davete) gelemeyecekler bildirsin
sadece oturanlara aittir
sadece personel için
sadece ayakta duracak yer var
yerli endüstriyi korumaya yönelik
ama devlete gelir getirmesi amacıyla oluşturulmuş vergi sistemi
biricik
yalnız tam ziyada ödeme yapılır koşulu
bir mülkü sadece ikamet maksadıyla işgal etmek Verb
kâğıdın yalnız bir yanına yazmak Verb
gelip geçici heves
tek çocuk
takas ve mahsup üzere
göstermelik
sadece göstermelik
gözü …'den başkasını görmemek, -i gözüne kestirmek, -den başkası ile ilgilenmemek.
henüz
başa baş
(a) henüz, demin(cek), biraz önce.
He left home just now. (b) hemen şimdi, derhal.
I'll do it right now.
sadece kısmen amorti edilmiş işletme aktifleri Noun
hatırın için
(a) son derece, cidden.
I am only too happy to be back.
I shall be only too glad to help you:
Size yardım etmekten cidden haz duyarım. (b) maalesef, ziyadesiyle, fazlasıyla, çok.
It is only too likely to happen: Vukuu çok muhtemeldir.
only (6).
(araba sigortası , Br) sadece maddi hasara karşı poliçe
sadece maddi hasarlara karşı poliçe
için sadece temsilci görevi görmek Verb
tek çocuk Noun
bulunmaz Hint kumaşı olmamak Verb
6 mil kadar yoldan içerde olmak Verb
bir deri bir kemik olmak Verb
bir görev için tam adamı olmak Verb
yalnızca zaruret halinde (hini hacette) kullanılmak Verb
Önemli olan iç güzelliği. Sentence, Idioms
parça satın almak Verb
sadece parçalar halinde satın almak Verb
parça parça satın almak Verb
bankadaki hesabın matlubuna geçirilerek ödenen çek
takas ve mahsup çeki
bankalardaki hesabın matlubuna geçirilerek ödenen çek
inhisar etmek Verb
sadece küçük bir kâr elde etmek Verb
sahte bağlılık göstermek Verb
(tren) yolda sadece üç istasyonda durarak gitmek Verb
gözü …'den başkasını görmemek, -i gözüne kestirmek, -den başkası ile ilgilenmemek.
(taksi şoförü) o gün sadece altı müşterisi olmak Verb
kulaktan dolma bilmek Verb
dar olanakları olmak Verb
Sadece iki elim var/kırk işi birden yapamam.
şaka ediyordum
şaka söyledim
Keşke gitseydi.
parasını sadece kısa vadeli kazançlara yatırmak Verb
parasını sadece kısa vadeli kazançlara yatırmak Verb
istasyona iki adım
aklı fikri eğlencede olmak Verb
bir tek kaydı ihtirazide bulunmak Verb
sadece … değil, üstelik/aynı zamanda … , hem … hem de …
Shakespeare was not a writer but (also) an
actor: Shakespeare sadece yazar değil, aynı zamanda aktördü (hem yazar, hem de aktördü).
Bulunmaz Bursa kumaşı değil ya; Amasyanın bardağı, biri olmazsa bir daha.
He said he could find other
girls, she was not the only fish in the sea.
Adjective
!: bulunmaz Bursa kumaşı değil ya! gökten zembille inmedi ya! Amasyanın bardağı, biri olmazsa bir daha!
tek çare olmamak Verb
sadece birkaç parça eşyası olmak Verb
ancak takas adasınca ödenebilir
ancak takas odasınca ödenebilir
malları sadece sabit fiyata satmak Verb
birkaç dakika kalmak Verb
sadece toptancılara mal tedarik etmek Verb
yalnız toptancılara mal tedarik etmek Verb
sadece bir kimseden emir emr almak Verb
sadece bir kimseden emir almak Verb
ilk ve tek ...
sadece kendini düşünmek Verb
bencil olmak Verb
motor sigortalarında üçüncü şahısların yaralanması veya mal zararına karşı sigortalının sorumluluğu ile
sınırlı teminat veren poliçe
ancak uzmanlarca anlaşılabilir
ancak (sadece) bu tarihten itibaren işlemeye başlamak üzere
devlet parasını meşru amaçlarla kullanmak Verb
Salt Okunur Bellek Information Technology