1. böyle, şöyle, öyle, bu gibi, bunun gibi, buna benzer.
    such a man is dangerous: Bu gibi adamlar
    tehlikelidir.
    Did you ever see such a thing? Hiç böyle bir şey gördün(üz) mü?
    in such cases: bu gibi hallerde.
    in Bursa or some such place: Bursada veya bunun gibi bir yerde.
    I said no such thing: Öyle bir şey söylemedim.
  2. benzeri.
    Coffee, tea and such commodities: Kahve, çay ve benzeri mallar.
  3. öylesine, o denli, o/bu türlü.
    such terrible deeds: O türlü korkunç eylemler.
    How can you tell
    such lies: Bu türlü yalanları nasıl söyleyebiliyorsun?
  4. o kadar, bu kadar.
    He is such a liar: O kadar yalancı (ki).
    I've never heard such a good music:
    Bu kadar güzel müzik dinlememiştim.
  5. bir kimse, birisi, bir şey.
(a) sıfatıyla, … olmak hasebiyle.
The officer of law, as such, is entitled to respect: Kanun adamına,
bu sıfatla (bu sıfatından dolayı) hürmet etmek gerekir. (b) aslında.
The position, as such, does not appeal him; but the salary is a lure: Aslında makam pek hoşuna gitmiyor, fakat maaş çekicidir.
sadece, bu sıfatla, bu itibarla, böyle olmak sıfatıyla, haddi zatında.
I am a doctor, and as such,
must refuse to do this: Ben bir doktorum, bu sıfatla/itibarla bunu yapamam.
Latin, as such, is not very useful, but as one of the sources of English it is important: Lâtince haddi zatında o kadar yararlı değildir, fakat İngilizcenin kaynaklarından biri olarak önem taşır.
çok, pek, aşırı, ziyade.
It's ever so cold: Hava pek soğuk.
Thank you ever so much: Pek
çok teşekkür ederim.
She's ever such a nice girl: Son derece güzel bir kız.
She is ever so much prettier than her sister: Kızkardeşinden kat kat güzeldir.
I waited ever so long: Okadar bekledim ki …
ever so often: sık sık, pek sık.
böylesine
bir
filân kimse, öyle biri ki.
öylesi
öylesi
belirli bir miktar.
Allow such an amount for food and rent, and the rest for other things.
filân.
şu şu ... Sıfat
şu kadar ... Sıfat
falan ... Sıfat
filan ... Sıfat
falanca ... Sıfat
aynı türden bir tane daha
bilinen bütün gerçekler bunlardır
bütün bilinen gerçekler bunlardır
gibi, örneğin, meselâ.
There are no such things as fairies: Peri diye bir şey yoktur.
such
people = people such as these: bu gibiler, böyle kimseler.
until such time as: -inceye kadar.
olduğu gibi, her nasılsa, pek iyi değilse de.
The food, such as it is, is abundant: Yiyecek pek iyi değilse de boldur.
ki bu onayın verilmesinden makul olmayan nedenlerle kaçınılmayacaktır Hukuk
bu gibi
benzer
filanca vakitte Zarf
bu kadar düşük maaşla idare edilebilir mi ?
bunca zamandır
çakı gibi bir şeyin var mı ?
böyle muameleye alışık değilim
öyleyse Zarf
bu durumda
bu durum da
bu gibi durumlarda
vergiye tabi
maalesef, yazık ki.
... gibi konularda Zarf
... gibi konularda Zarf
... gibi konularda Zarf
... diye birşey yok.
Reklamın kötüsü olmaz. Cümle, Reklamcılık
öyle bir noktaya gelmeli ki
o kadar ki … İsim
o kadar ki … İsim
o kadar ki … İsim
bu gibi şartlar altında
Niye böyle birşey yaptın ki?
... olacak şekilde Zarf