occasion

  1. (belirli/elverişli bir) an/zaman/hal/durum.
    On that occasion I was not at home: O zaman ben evde
    değildim.
    They met on three occasions: Üç defa buluştular.
  2. vesile, (önemli) vak'a, münasebet.
    I want to take this occasion to thank you: Bu vesile ile sana
    teşekkür ederim.
    On the occasion of his marriage: Düğünü münasebetiyle/vesilesiyle.
  3. fırsat, elverişli durum.
    I'll do it on the first possible occasion: İlk fırsatta bu işi yaparım.
  4. sebep.
    There was no occasion for such behavior: Böyle bir davranışa sebep yoktu.
    You have no
    occasion to complaint: Şikâyet etmene sebep yok.
  5. sebep/vesile olmak, fırsat/imkân vermek, yol açmak.
    Your behavior occasioned (us) a lot of trouble:
    Senin tutumun başımıza bir hayli dert açtı.
bir durumla baş edebilmek Verb
tesit etmek Verb
bir durumu kutlamak Verb
durumun gerektirdiğine göre giyinmek Verb
ağız tadıyla
uygun fırsat
söz konusu durum için
fırsatı kaçırmamak, fırsattan yararlanmak.
bir fırsattan yararlanma
halkın infialine sebebiyet vermek Verb
belli bir olay için çıkarılan kanun
arasıra, bazen, fırsat düştükçe.
ilk ağızda
fırsatı kaçırmamak, fırsattan yararlanmak.
(a) duruma göre davranma/hareket etme yeteneği, (b) olayları farklı ve doğru değerlendirme yeteneği.
eğlence vb
sosyal toplantı , eğlence , vb
sosyal toplantı
özel fırsat
kutlanacak bir olay
fırsattan yararlanmak.
aile toplantısı vesilesi
şikâyet vesilesi
aile toplantısı vesilesi
gerektiğinde
durumun gerektireceği üzere
sebep olmak Verb
sebebiyet vermek Verb
sebebiyet vermek Verb
sebep olmak Verb
birinin yardımına ihtiyacı olmamak Verb
müdahale edecek sebep yok
vesilesiyle, münasebetiyle.
ölümü münasebetiyle
denk gine getirmek Verb
durum gerektirdiği takdirde
… için bu/o fırsattan/durumdan yararlanmak.
Nereden icabetti?
Hangi dağda kurt öldü?
fırsat çıktığında
fırsat çıktığında
fırsatını bulunca Adverb
fırsat olunca Adverb
fırsat çıktığında